“Yollar hep dolu. Caddeler, insanlar, köpekler ve kediler… Şehir bir kara delik gibi, her şeyi sürekli içine çekerek, içine aldığı her şeyi ezip büzerek büyüyor. Bir gün gördüğün tek katlı bir ev, başka bir gün bir gökdelen; yıllardır görmediğin bir arkadaşın, bazen gazete sayfalarında bir vesikalık, bazen de otobüsün arka koltuğunda bir korkuluk olarak çıkıyor karşına. İnsanlar sürekli taşıyor, taşınıyor bu durmak bilmeyen hareket enerjiye değil bir israfa, kararı önceden verilmiş bir kıyametin sayfaları arasında baskısız ve imzasız bir kitap ayracına dönüşüyor.
Okullarda sürekli çağlardan bahsediliyor. Taş Devrinden itibaren geçirdiğimiz evrimin sonsuzluğu altında Bilim Adamları artık yaşadığımız çağın ismini koyamıyorlar. Çünkü süreç hızlandı… Evrim prosedürleri göz önüne almadı ve de tüketim mekanizmasının beyine hükmettiği gün bizler çağları terk ettik. Tüketim Çağı, Genetik Çağı, Bilişim Çağı, Porno Çağı ve ismini koyamadığımız diğer bütün çağlar… Ve bugün; yeni bir başlangıç, Kaos Çağı… Evrenin bizi unuttuğu gerçeği ile yüzleştiğimiz, sevişmenin ve ölümün çok kısa sürelerde birbirinin rollerini üstlendiği; gerçek olgusunun asla var olmadığı bir çağ bu… Servisler, binalar, odalar, bilgisayarlar ve sosyal ağlar, yollar ve evler… Patronlar ve Eşler… Yemekler ve çöpler…
Alarm çalmadan kapatıyorum. Saat 06:00. Gece ne çabuk bitti… Sabah ereksiyonu olmalı bu ve ön sevişmesinde kahvaltısız bekliyorum servisi. Kocaman bir metal canavarın gelip beni yutmasını bekler gibi bekliyorum. Gölgesi asfaltın üzerinde uzuyor, gözleri şehrin puslu sabahında bir gündüz yıldızı gibi parlak; benim için geldiğini bilmek zor olmamalı… Açıyor ağzını ve ben gönül rızasıyla giriyorum içeri. Havasız ve keskin bir salya kokusu etrafı sarıyor. Kapanıyor ağız. Yola çıkıyoruz yani…
Kimyamızın bozgunluğu karşısında, yalnız bir İstanbul sabahına uyanıp, sisli ve kinayeli sokaklardan geçip; evimden ayrılıp, herkesten uzaklaşıp yola çıkmak… Köprüden geçmek, yürüyerek; havada, gözlerin kapalıyken… Sonsuz düşüş karşısında nimet duymak Tanrı’nın varlığına. İnanmak yahut inanmamak; hepsi yoldayken geliyor insanın aklına; peşi sıra ağaçlar sıralanıyor yanaklarımdan, insanlar hep geriye, ama hep geriye doğru koşuyor; sanki bir şeylerden uzaklaşıyorlar, kaçıyorlar… İnsanlar sürekli uzaklaşır zaten. Bu onların var olma savaşıdır… Bir insan başka bir insandan ne kadar uzaklaşırsa, uzaklaştığı insanda aynısını bir başkasına yapar. Bu aldatma değildir, bu terk etmek de değildir; sadece özgürlüktür ve de bütün gitmelerin dışında akla gelenler ise sadece ahmaklıktır…
En önden 2. Koltukta oturan kız… Çantasını kucağında tutuyor. 3. Koltukta ise oldukça şişman bir adam ve kafası düşmüş arkaya horluyor. Bazıları uyuyakalmış, bazısı ise ( 7. Koltukta olan gibi mesela… ) Adamı uyandırmaya çalışıyor. Tam eliyle dürtecekken, yine rahatsız eder miyim acaba düşüncesinde; eli bir gidiyor bir geliyor… İnsanlar korkak… Hayatlarının her anında korkarak büyüyorlar. Korkarak evleniyor, çocuk yapıyor; korkarak iş buluyor, yaşıyor hatta korkarak öldürüyor ve ölüyorlar… Zaten ölen ve öldüren hep aynı… Çalan ve çalmayan; ağlayan ve ağlamayan… Yalan söyleyen yahut söylemeyen… İnsanlar aynı, çünkü hepsinin ortak yanı korkuyor olmaları.
En önden 2. Koltukta oturan kız… Çantası kucağında olan… Sıkı sıkıya sarılmış. Bırakmak istemiyor; uykusunda bile… Sanki her an her şeyi terk etmeye hazır bir kaçak gibi… Tedirgin, güneşin karşısında çaresiz; kafası cama yaslı ve dışarıdan bir kurşun gelip alıp gitse ruhunu; bundan asla rahatsız olmayacak bir bez bebek gibi…
İnsanları uyurken seyretmeyi seviyorum. Zihin kapattığında bütün ışıkları; o karanlık kıvrımlarda, egolardan uzakta kalmayı özlüyor olmalı insan… Belki de yorgunluğumuz bundan. Bu yalanlar, maskeler, köşeler, uçurumlar ve işler… Uyumam lazım diyorum bazen kendime, unutmak için… Unutmam lazım diyor zihnim bana; uyuyabilmem için… İşte bu yüzden insanları uyurken seyretmeyi seviyorum. Çünkü bugün 62. günü geriye kalan ömrümün ve ben hala uyanığım…”
Hangi harfe dokunacağını merakla bekleyen imgeç, yanıp sönmeye devam ediyor büyük bir ısrarla. Gözlerinin ağırlığı bir kaç ton kadar olmalı diye düşünüyor İmgeç ve de Mors alfabesiyle iyi değilsin kodlaması yapıyor; bundan sakınmıyor da… Oysa kendisi de biliyor ki imgeçin; o bir varolup bir yok olduğu anların arası aslında hep eşit… Zaman bir bilgisayar imgecine bile böyle eşit davranmayı nasıl becerebiliyor? diye geçiriyor aklından. Kalkıyor… İmgeci yalnız bırakıyor ekranında. Son cümlede son üç nokta… Mutfağa yürüyor, diz üstü bilgisayarının puslu ışığı gölgesini önüne seriyor. Gölgesi uyuyor. Buzdolabından bir şişe bira alıyor. Tezgaha bırakıyor. “Karıncalar” diyor içinden. “Kahrolası karıncalar…” diye bağırıyor ardından. Sesi dolabın camından lavabodaki tencerelerin çeliğine çarpıyor; oradan da bardaklara… Bardaklar bir dedikodu gibi çoğaltıyor sesi ve de tekrar geri iletiyorlar; “Kahrolası Karıncalar…” Bir kez daha… “Kahrolası…”
O eski ahşap parçasının üzerinde bilinçsiz bir zombi gibi dolaşmaları canını sıkıyor. Onları bazen kendi mutfağını işgal ettikleri için zevksizlikle suçluyor. Tezgaha eğiliyor; gözü bir bıçak gibi kesiyor mat beyaz ve kısmen de bir sıçrama mucizesi niteliğinde orantılı yağ lekelerinin olduğu yüzeyi. Bazı yerleri o kadar pürüzsüzki yıllar sonra iyi bir işçliğinin olduğunu yeni farkediyor… Parmağını yavaşça bastırıyor birinin üzerine. Parmak uçlarında ezilen bir böğürtlen marmelatının tanesi gibi ufalanıyor o kadar küçük o kadar siyah ki… Tezgahın diğer yanında dolaşan karıncalara ise şimdilik dokunmuyor. Gelip küçük cenazelerini alıp gitmeleri gerektiğini ve de bazı savaşların her zaman kahramanlık hikayesiyle bitmediğini anlamalarını istiyor.
Geri dönüyor odaya. Pencere açık ve de perdeler sakinliğini koruyor gecenin sükunetine karşı. Masasına oturuyor. Ekrandaki puslu ışığı selamlıyor göz bebekleri… Birasını sağ yanına bırakıyor. Bir olimpiyat bayrağı oluşturur gibi bira şişelerinin halkaları dans ediyor yanı başında. Bazıları eski, bazıları ise çok yeni; hala ıslak… Nerede kalmıştım diyor kendi kendine… Son cümlesine bakıyor…
“Bugün 62. günü geriye kalan ömrümün ve ben hala uyanık mıyım?”
Göz bebekleri biraz daha büyüyor. Göğüs kafesinin altında ezilen bir tohumun parçalanıp bütün organlarına bir anda kök salmasıyla boğuluyormuş gibi hissediyor o an. Derin bir nefes almaya çalışıyor. Nefesi yetmiyor… Artık sadece göz bebekleri var… Pencereye doğru bakıyor. Arkasını dönüyor büyük bir telaşla. Karanlığın içinde bir başka karanlık arıyormuşcasına… Bir başka silüet, bir başka gölge… Kimseler yok. Aklında çarpışan iki arabanın ikisininde ön koltuğunda otururken; birinden kendisinin camdan fırlayışını; aynı anda da camdan fırlarken, diğer arabada oturuşunu seyrediyor. Dudaklarından çıkan bir ses içine doğru akıp bir cümleye dönüşüyor; “Ben hala uyanık mıyım?”