suskun kharon

sevgili sophie oyuna geri döndük saf, ham, patlamaya hazır sevinç uyuşturucudan, tokattan daha iyi afyondan, kokainden, eroinden, kafayı bulmaktan, burnuna çekmekten daha iyi kenevirden, marihuanadan,asitten, ekstaziden daha iyi seksten, oral-seksten, pozisyonlardan, orgazmdan, mastürbasyondan daha iyi muzlu sütten daha iyi george lucas'ın en iyileri serisinden, muppet show'dan ve 2001'den daha iyi emma peel'den, marilyn monroe'dan, ve cindy crawford'un beninden daha iyi abbey road 45'liklerinin b tarafından daha iyi jimmy hendrix'ten,aya ayak basan ilk adamdan daha iyi disneyland'daki space mountain hız treninden, bill gates'in zenginliğinden, dalai lama'dan, lazarus'un tekrar dirilişinden daha iyi schwarzenegger'in hormonlarından, pam anderson'un dudaklarından! woodstock'tan, çılgın partilerden,sade'den, rimbaud'dan, morrison'dan ve castaneda'dan daha iyi özgürlükten ve hayattan daha iyi!

Permalink Annem gitti.
2. haftası bu hafta.
Pazar gördük mü takvimde;
14. gün işte…
Gidecek dediklerinde inanmadık 
-ki doktorlar,
-ki başka doktorlar,
-ki hayatımızda hep aramızdaydılar;
dönüşü yok demişlerdi.
Demişler de; ağlatmışlardı;
Ağlamakla bitmedi gidişi…
Üstüne üşütmüşlerdi,
üstüne kar yağdı omuzlarımıza,
üstüne düşürmüşlerdi,
kan akıttık, mecburduk buna;
annemizdi bizim;
gitti.
üstüne kaldık 
bir başımıza kaldık,
öyle böyle değil yetimler gibi kaldık,
gözlerimiz ayaklarımıza aktı kaldık,
yük ağırdı altında kaldık,
acı 
batıyordu,
kan ser’t esti üstümüze;
kelimeler yıkıldı,
kafiyeler kayıp,
ismi şimdi bir mezar başında;
taş taş olalı böyle sıcak değil,
taş taş olalı böyle basmıyor kalbimizin üstüne;
dedim ya
gitti annem;
takvimde gördün mü pazarı bil ki 14. günü,
devam ediyor kan ser’t esmeye…
kan ser’den geçti de;
biz sende kaldık be anne…
Permalink hüzünleri geride bıraktık;
mevsimleri de…
zaman artık bizim algılarımızın dışında,
zaman artık yok;
sen yoksan dakikaların anlamı yok çünkü…
Çünkü beklemek ile gitmek aynı şey sen yoksan;
aşık olmak ile terk etmek,
öpmek ile ölmek aynı…
Yokluğun aradaki tüm farkları kaldırıyor,
üstüme kapanan bir ben daha var sanki;
dünyamın üstüne kapanan bir dünya,
saçlarımı ıslatan bir başka saç yine benim;
gözlerime dikmiş bakar gözlerim…
ellerimde ellerimin çizgisi, ne daha fazla ne daha az.
yokluğun
kalbimin üstüne kapanan bir kapı;
ne kolu var ne anahtarı,
beni benimle öldürmenin tam zamanı…
Permalink biraksamusturuyasi:

“Uzunca bir süre kendine sığınaklar kurup  yıktın:düzen ya da eylemsizlik,başıboş sürüklenme ya da uyku,geceleyin  devriye gezmeler,yansız anlar,gölgelerin ve ışıkların kaçışı.Daha uzun  bir süre kendine yalan söylemeyi,kendini sersemleştirmeyi,kendi oyununa  gelmeyi sürdürebilirsin belki.
Ama oyun bitti,büyük şenlik,ertelenmiş  yaşamın yalancı sarhoşluğu bitti.
Dünya yerinden kıpırdamadı 
ve sen  değişmedin.
Kayıtsızlık seni farklı kılmadı.Ölmedin.Delirmedin.
Felaketler yoktur, başka yerdedirler.”
Georges Perec-Uyuyan Adam
Permalink “Normal” mümkün mü?
Permalink

Sessiz Kitap Bölüm III

Fren sesi. Gözlerini açtı. Gözbebekleri büyük, yüzü şaşkın; ağzı açık… Derin bir nefes aldı. Nefesi yetmedi. Duvarlarda dolaşan ışıkların dansını izledi gözleri. Gözbebekleri küçüldü. Bir oyundu bu kimselerin bilmediği. Sessiz bir oyun; arabaların farları ile duvarlar arasında… Yerde, yüzü önünde uzayıp giden mermer taşlarıyla aynı renkte; biraz solgun, biraz kirli yatıyordu. Hızlıca kalkmaya çalıştı. Sağ koluyla, sol kolunu okşadı. Uyuşmuş olmalıydı. Sandalyesi devrilmişti. Bilgisayarı açıktı. Işığı soğuk ve de duru. Mutfağa gitti. Buzdolabını açtı; bir şişe suyu başına dikti. Mutfağın loş ışığında saçlarından alnına inen ve de yanaklarına süzülen ter damlacıkları birer yağmur damlası gibi ilerliyordu. Gri t-shirtünün göğüs kısmı, sırtı ve koltuk altları terden siyaha dönmüştü. Yönünü kapıya doğru çevirdiğinde tezgâhın üstünde hareket eden küçük siyahlıkları gördü. Tezgâh yine karıncalar tarafından istila edilmişti. Elindeki şişeyi fırlattı. Su ve cam aynı anda patladı. Biri tanecikler halinde saklanacak bir köşe, saplanacak bir ten; diğeri damlacıklar halinde düşecek bir yer, ölecek bir kuraklık aradı. İkisi de istediğine kavuşmuştu. Tezgâhın köşesinden aşağı doğru akan bir yolda, bir karınca suyun sahipliğine kapılmış gidiyordu. Çırpınıyordu. Kurtulmaya çalışıyordu ama yapacak bir şey yoktu. Önce çırpınmayı bıraktı, sonra da suyun üstünde tutmaya çalıştığı kafasını. Boynu suya gömüldü… Tezgâhtan aşağı doğru bir hamlede düşüverdi. Halının iplikleri içinde kayboldu. Bulunduğu yerde “”İnsanların başına her gün garip şeyler geliyor. Endişelenme. ” sözleri yankılandı… Esma’nın sesiydi bu. Etrafında onu aradı. Orada olmadığını biliyordu… Tekrar salona döndü, konsoldan bir kutu çıkardı, kutudan bir fotoğraf. Arkasındaki notu gözleriyle süzdü; “Doğum gününde Esma ve Ben. O artık 29’unda!”

Zaman, ruhunu bir çöl rüzgarının; kumların üstünden kopardığı taneleri gibi, kendinden de pek çok şeyi kopartarak yoluna devam ediyordu. Fotoğrafa bakmadı. Tekrar kutuya koydu, kutuyu da konsolun çekmecesine. Sandalyeyi tekrar kaldırdı. Oturdu. Bilgisayarına baktı. Ekranın ışığı klavyeye yaklaşan gölgelere boyun eğerek kapandı.

Permalink

Sessiz Kitap Bölüm II

Sol kolundaki ağrı, çekmeyen bir tv kanalının hareket eden gri ve siyah noktaları gibi sessiz bir uyuşukluğa dönüyorken gözlerini araladı. Görüntüdeki aydınlanmayı ve netliği aynı orantıda yakalarken, ağzının kenarından sızan salyası; beyaz bir sperm parçası hissiyatıyla çenesine yapışmış ve de parkenin desenlerinde hak ettiği yeri almıştı. Yanlamasına duran bir çift siyah topuklu ayakkabının içini doldurmuş ayakları ve bilekleriyle göz çeperinin soluna doğru uzayan 2 adet bacağın görüntüden çıkmasına şaşırmadan bakmaya devam ediyordu. Sol kolunu hissetmedi. Siyah topuklu ayakkabılar sahibiyle birlikte yakınlaşıyor, zemine yapışık sol kulağında ise zihninin boş bir odasında; duvara çakılan bir çivinin çekiç ile teması gibi çıkan sesi her bir titreşimiyle hissedebiliyordu. Şu an için kulağı, kolundan daha değerliydi. Gözleri artık, yakınlaşan bacakların üstünü; perdenin arasından sızan küçük güneş süzmesiyle parıldayan ten rengi bir çorabın örttüğünü görebilecek kadar açıktı… Aklına sevdiği bir müzisyenin benzetmesi geldi. Güldü. Çenesindeki ufak kasılmayla tenine yapışan salyasını hissetti. Varlığından huzursuz olmadı. “Bu kadar dağınık olduğuna inanamıyorum.” diyen ses; kulaklarını duymaya alıştırdı. Duvara çakılan bir çivinin çekiç ile olan münasebetinden daha anlayışlıydı elbette bu ses. Devam etti; “Dün gece ne kadar içtin sen?”

                                                                                                                                                                                                    Kalkmaya çalıştı. Sağ kolundan destek aldı. En azından o kuvvetinden bir şey kaybetmemişti. “Bir rüya gördüm” diye boğazında kilitlenmiş, hırıltılı bir mırıldanma ile karşılık verdi. Önünde duruyordu. Kıpırdamadan, Ayakkabısının topuklarının kendisine bakan kısımları kırmızıydı. Bir an seksi olduğunu düşündü. Bu neyi değiştirebilirdi ki? Ayağa kalktı, uyuşan sol kolunu ovaladı ve de koluyla havada küçük bir daire çizdi. Gözlerine baktı; “Hoş geldin Esma…”

Esma 32 yaşında güzel bir kadındı. Özel bir şirkette iyi bir işi, pahalı ayakkabıları ve de herkesin hayalinde yüzde 50 indirime girmesini beklediği kıyafetleri vardı. Bazı sabahlar ona uğrar, kahvaltı getirir, ortalığı topladıktan sonra işe giderdi. Onun bu halde olmasına alışıktı. Ne kadar da ot içmesini desteklemese de; alkol kullanmasından hoşlanmasa da, onu burada hayattayken görmekten memnundu. Ona karşı bambaşka bir minnet duyuyordu. Abisi olduğu için değil, geriye dönüp soy ağacına baktığında geriye tek kan bağı kalan kişinin o olmasından da değil… Sokakta gördüğü, üniversite de tanıştığı, iş toplantısında hararetli bir tartışma yaşadıktan sonra tuvalete giderek anlık bir küfür salladığı herhangi biri dahi olsaydı; yine o minnet duygusunu hissedeceğini düşünüyordu. Gözlerinin içine, 32 yıldır baktığı gibi yine güler bir yüz ile baktı; “Beni özledin mi?”

“Dünden beri hayır.” diye yanıtladı… Sol kolundaki uyuşma parmaklarına doğru yol alan bir böcek istilasına benziyordu. Parmakları beyaz bayrak çekmeye hazırdı. Mutfağa gitti. Tezgâhın üzerine baktı. Karıncalar yoktu. “Mutfağı sen mi temizledin?” diye seslendi. Esma o sırada salonda yerde duran bira şişelerini topluyordu. Duymamıştı. “Efendim?” diye karşılık verdi. “Boş ver… ” dedi kendi kendine buzdolabından bir bira daha çıkardı; kapağını çevirdi; uzun bir yudum altından sonra; “Tabii ki sen temizledin… Başka kim olabilir ki zaten?” diye hafifçe mırıldandı. Tekrar bilgisayarının başına geçti. Esma elinde bir kaç torba ile ortalıktaki çöpleri toplamış halde yanına geldi. Eğildi, yanağına bir öpücük kondurdu. “Sakallarını kes artık, çok batıyorlar.” dedi. Vanilyalı parfüm kokusunu, yağmur sonrası taze toprak kokusu gibi içine çekti… “Sakallarım uzadıkça, acılarım kısalır zannediyordum. Meğerse yanılmışım. Ama şimdi onlarla manevi bir bağ kurduk; onlardan kurtulmam çok zor.” diye gülümsedi. Esma evin kapısına varmıştı. “Biliyor musun, dün gece garip bir şey oldu.” Esma hiç şaşırmadan; “İnsanların başına her gün garip şeyler geliyor. Endişelenme. Geç kaldım; gitmem lazım.” dedi, kapıyı üstüne kapattı… Vanilya kokusu havada asılı kalmıştı.

Alışık olduğu gibi yine sessizlik, oyunu kuralına göre oynayacaktı. Yalnızdı ve de dün geceden beri yanıldığının farkında olup olmadığını henüz bilmiyordu. Nasıl uyuduğunu dahi hatırlamıyordu. Bilgisayarının ekranındaki karanlığa son verdi. İmgeç kaldığı yerde yanıp sönüyor ve de kendisine sorduğu sorunun hala bir cevabı olmadığı için bir süre daha beklemeye karar veriyordu… Sessiz bir metronom gibi… Yanıp sönen bir metronom… 

Permalink

Sessiz Kitap Bölüm I

“Yollar hep dolu. Caddeler, insanlar, köpekler ve kediler… Şehir bir kara delik gibi, her şeyi sürekli içine çekerek, içine aldığı her şeyi ezip büzerek büyüyor. Bir gün gördüğün tek katlı bir ev, başka bir gün bir gökdelen; yıllardır görmediğin bir arkadaşın, bazen gazete sayfalarında bir vesikalık, bazen de otobüsün arka koltuğunda bir korkuluk olarak çıkıyor karşına. İnsanlar sürekli taşıyor, taşınıyor bu durmak bilmeyen hareket enerjiye değil bir israfa, kararı önceden verilmiş bir kıyametin sayfaları arasında baskısız ve imzasız bir kitap ayracına dönüşüyor.

Okullarda sürekli çağlardan bahsediliyor. Taş Devrinden itibaren geçirdiğimiz evrimin sonsuzluğu altında Bilim Adamları artık yaşadığımız çağın ismini koyamıyorlar. Çünkü süreç hızlandı… Evrim prosedürleri göz önüne almadı ve de tüketim mekanizmasının beyine hükmettiği gün bizler çağları terk ettik. Tüketim Çağı, Genetik Çağı, Bilişim Çağı, Porno Çağı ve ismini koyamadığımız diğer bütün çağlar… Ve bugün; yeni bir başlangıç, Kaos Çağı…  Evrenin bizi unuttuğu gerçeği ile yüzleştiğimiz, sevişmenin ve ölümün çok kısa sürelerde birbirinin rollerini üstlendiği; gerçek olgusunun asla var olmadığı bir çağ bu…  Servisler, binalar, odalar, bilgisayarlar ve sosyal ağlar, yollar ve evler… Patronlar ve Eşler… Yemekler ve çöpler…

Alarm çalmadan kapatıyorum. Saat 06:00. Gece ne çabuk bitti… Sabah ereksiyonu olmalı bu ve ön sevişmesinde kahvaltısız bekliyorum servisi. Kocaman bir metal canavarın gelip beni yutmasını bekler gibi bekliyorum. Gölgesi asfaltın üzerinde uzuyor, gözleri şehrin puslu sabahında bir gündüz yıldızı gibi parlak; benim için geldiğini bilmek zor olmamalı… Açıyor ağzını ve ben gönül rızasıyla giriyorum içeri. Havasız ve keskin bir salya kokusu etrafı sarıyor. Kapanıyor ağız. Yola çıkıyoruz yani…

Kimyamızın bozgunluğu karşısında, yalnız bir İstanbul sabahına uyanıp, sisli ve kinayeli sokaklardan geçip; evimden ayrılıp, herkesten uzaklaşıp yola çıkmak… Köprüden geçmek, yürüyerek; havada, gözlerin kapalıyken… Sonsuz düşüş karşısında nimet duymak Tanrı’nın varlığına. İnanmak yahut inanmamak; hepsi yoldayken geliyor insanın aklına; peşi sıra ağaçlar sıralanıyor yanaklarımdan, insanlar hep geriye, ama hep geriye doğru koşuyor; sanki bir şeylerden uzaklaşıyorlar, kaçıyorlar… İnsanlar sürekli uzaklaşır zaten. Bu onların var olma savaşıdır… Bir insan başka bir insandan ne kadar uzaklaşırsa, uzaklaştığı insanda aynısını bir başkasına yapar. Bu aldatma değildir, bu terk etmek de değildir; sadece özgürlüktür ve de bütün gitmelerin dışında akla gelenler ise sadece ahmaklıktır…

En önden 2. Koltukta oturan kız… Çantasını kucağında tutuyor. 3. Koltukta ise oldukça şişman bir adam ve kafası düşmüş arkaya horluyor. Bazıları uyuyakalmış, bazısı ise ( 7. Koltukta olan gibi mesela… ) Adamı uyandırmaya çalışıyor. Tam eliyle dürtecekken, yine rahatsız eder miyim acaba düşüncesinde; eli bir gidiyor bir geliyor… İnsanlar korkak… Hayatlarının her anında korkarak büyüyorlar. Korkarak evleniyor, çocuk yapıyor; korkarak iş buluyor, yaşıyor hatta korkarak öldürüyor ve ölüyorlar…  Zaten ölen ve öldüren hep aynı… Çalan ve çalmayan; ağlayan ve ağlamayan… Yalan söyleyen yahut söylemeyen… İnsanlar aynı, çünkü hepsinin ortak yanı korkuyor olmaları.

En önden 2. Koltukta oturan kız… Çantası kucağında olan… Sıkı sıkıya sarılmış. Bırakmak istemiyor; uykusunda bile… Sanki her an her şeyi terk etmeye hazır bir kaçak gibi… Tedirgin, güneşin karşısında çaresiz; kafası cama yaslı ve dışarıdan bir kurşun gelip alıp gitse ruhunu; bundan asla rahatsız olmayacak bir bez bebek gibi…

İnsanları uyurken seyretmeyi seviyorum. Zihin kapattığında bütün ışıkları; o karanlık kıvrımlarda, egolardan uzakta kalmayı özlüyor olmalı insan… Belki de yorgunluğumuz bundan. Bu yalanlar, maskeler, köşeler, uçurumlar ve işler… Uyumam lazım diyorum bazen kendime, unutmak için… Unutmam lazım diyor zihnim bana; uyuyabilmem için… İşte bu yüzden insanları uyurken seyretmeyi seviyorum. Çünkü bugün 62. günü geriye kalan ömrümün ve ben hala uyanığım…”

Hangi harfe dokunacağını merakla bekleyen imgeç, yanıp sönmeye devam ediyor büyük bir ısrarla. Gözlerinin ağırlığı bir kaç ton kadar olmalı diye düşünüyor İmgeç ve de Mors alfabesiyle iyi değilsin kodlaması yapıyor; bundan sakınmıyor da… Oysa kendisi de biliyor ki imgeçin; o bir varolup bir yok olduğu anların arası aslında hep eşit… Zaman bir bilgisayar imgecine bile böyle eşit davranmayı nasıl becerebiliyor? diye geçiriyor aklından. Kalkıyor… İmgeci yalnız bırakıyor ekranında. Son cümlede son üç nokta… Mutfağa yürüyor, diz üstü bilgisayarının puslu ışığı gölgesini önüne seriyor. Gölgesi uyuyor. Buzdolabından bir şişe bira alıyor. Tezgaha bırakıyor. “Karıncalar” diyor içinden. “Kahrolası karıncalar…” diye bağırıyor ardından. Sesi dolabın camından lavabodaki tencerelerin çeliğine çarpıyor; oradan da bardaklara… Bardaklar bir dedikodu gibi çoğaltıyor sesi ve de tekrar geri iletiyorlar; “Kahrolası Karıncalar…” Bir kez daha… “Kahrolası…”

O eski ahşap parçasının üzerinde bilinçsiz bir zombi gibi dolaşmaları canını sıkıyor. Onları bazen kendi mutfağını işgal ettikleri için zevksizlikle suçluyor.  Tezgaha eğiliyor; gözü bir bıçak gibi kesiyor mat beyaz ve kısmen de bir sıçrama mucizesi niteliğinde orantılı yağ lekelerinin olduğu yüzeyi. Bazı yerleri o kadar pürüzsüzki yıllar sonra iyi bir işçliğinin olduğunu yeni farkediyor… Parmağını yavaşça bastırıyor birinin üzerine. Parmak uçlarında ezilen bir böğürtlen marmelatının tanesi gibi ufalanıyor o kadar küçük o kadar siyah ki… Tezgahın diğer yanında dolaşan karıncalara ise şimdilik dokunmuyor. Gelip küçük cenazelerini alıp gitmeleri gerektiğini ve de bazı savaşların her zaman kahramanlık hikayesiyle bitmediğini anlamalarını istiyor.

Geri dönüyor odaya. Pencere açık ve de perdeler sakinliğini koruyor gecenin sükunetine karşı. Masasına oturuyor. Ekrandaki puslu ışığı selamlıyor göz bebekleri… Birasını sağ yanına bırakıyor. Bir olimpiyat bayrağı oluşturur gibi bira şişelerinin halkaları dans ediyor yanı başında. Bazıları eski, bazıları ise çok yeni; hala ıslak… Nerede kalmıştım diyor kendi kendine… Son cümlesine bakıyor…

Bugün 62. günü geriye kalan ömrümün ve ben hala uyanık mıyım?”

Göz bebekleri biraz daha büyüyor. Göğüs kafesinin altında ezilen bir tohumun parçalanıp bütün organlarına bir anda kök salmasıyla boğuluyormuş gibi hissediyor o an. Derin bir nefes almaya çalışıyor. Nefesi yetmiyor… Artık sadece göz bebekleri var… Pencereye doğru bakıyor. Arkasını dönüyor büyük bir telaşla. Karanlığın içinde bir başka karanlık arıyormuşcasına… Bir başka silüet, bir başka gölge… Kimseler yok. Aklında çarpışan iki arabanın ikisininde ön koltuğunda otururken; birinden kendisinin camdan fırlayışını; aynı anda da camdan fırlarken, diğer arabada oturuşunu seyrediyor. Dudaklarından çıkan bir ses içine doğru akıp bir cümleye dönüşüyor; “Ben hala uyanık mıyım?”

Permalink zehirlenme yaşımızı geçiyoruz.
bizi hatırlamayacaklar elbet.
silindiğimizde zamanın çizgisininden ilelebet;
küçük bir noktadan daha küçük,
isimsiz, cisimsiz, tanrısız, 
azınlık bile değil yani;
öyle yalnız,
öyle kahır
öyle apansız bir geceye inecek ölüm.
ölüm dediğin beş çayında
aklına giren gevrek;
ölüm dediğin kaldırımların
aynı anda hem pembe, hem beyaz, hem sarı
hem de sessiz olması…
ölüm dediğin üç bira şişesi;
hangisinin boş
hangisinin dolu olduğunu bilemediğin…
sana kalsa olsa olsa bir fahişe zaten;
sabah olmadan boşaldığın,
gece olmadan terk ettiğin…


zehirlenme yaşımızı geçiyoruz;
balinaları siktir et artık…
vurdukları kara; hep bizim tenimiz değil mi zaten?
Permalink kuşlar özgür değiller sevgilim.
zaten kediler de hep aç;
köpekler hep ıslak;
geceler hep utanç dolu;
insanlar hep gülünç….
Permalink Kapatırsın gözlerini;
Açarsın kara kitabı,
Bir sayfa; rastgele,
Yani mum alevine iner ya bir kar tanesi tarif etse;
Gönlü kavisli, yolu kasvetli, gözleri derin;
Takılırsın elbet…
Düşersin hatta…
Düşsen bir türlü, kalksan başka;
Yaprakta diken mi büyürmüş, görsen ısırgan otu,
O da sevdirir kendisini ama anca parmağının ucu;
Bir bakarsın cız eder edepsiz;
Öpersin geçmez,
Yine öpersin yine geçmez;
sonra bir kez daha öpersin;
Geçmez rüyandan gemiler,
Uçmaz kanatsızsa atlar,
 solmaz sadece yabaniyse menekşeler…
Aklından tutarsın bir gökyüzü
Bulutlar yağmur açarken geceye;
Patır patır düşer eteklerinden yıldızlar
Hafifmeşrep samanyolu
Ah bilsen;
Bir o kadar sakar merdivenler
İnersin nefesini incitmeden
Bir bakarsın
Hayat yine tepende;
Çıkarsın yorulmadan
Tek damla ter düşmez alnına
Zaman yine peşinde…
Açarsın gözlerini;
Kapatırsın kara kitabı
Gün büyümüşte gece olmuş işte…
Permalink Hikmetinden anlamadı yaşını,
geldi; sevdi;öldü dediler bilmedi.
Kalp ile akıl yer değiştirmiş; sustu çaresiz
zulmünü aldı, verdi göz yaşını…

evinden değil oldu dostlarından,
bir yol ki uzun sonu meçhul karanlık;
ziyanı düştü ayaklarına, gitti.
düşleri çıplak kaldı, bulutları çorak…
Permalink Grena & Poli (1) Devamı gelmeyen şarkılar…

Grena… Grena küçük bir kız. İnsan ömrü ile 142 yaşında. Akçıl ırkı  insanları dünya ırkı insanlarından 3 kat daha fazla yaşadığı için  sizlere bitmek bilmeyen bir ömür gibi gelebilir bu süre özellikle de 12  yaşında bir Havva Kızına benzerken. Ama her akçıl belli bir olgunluğa  erişebilmesi için yaşının büyümesini beklemeden; Ebedi bergüzar  hikâyelerinden ezber ettiği her hikaye için bir yaş büyür. Ezber ettiği  hikâyeyi başka bir akçıl çocuğuna aktarırsa bir yaş daha büyür. Grena  okumayı çok seviyor anlayacağınız… Her Akçıl doğduğu gün doğan dünya  ırkından Âdem Oğluna bakmakla görevlendirilir. İnsanlar Akçıl ırkından  olanları göremezler, bazen duyarlar ya da varlıklarını hissederler. Ama  Büyük Süt Kaynatasına mensup 4 Pirler; akçıllara insanoğlunun duyacağı  özlemin, her aşk gibi kısa bir süre sonra mutsuzluluğa sürüklenen bir  nankörlükle biteceğini söyler. Akçıl havadislerine göre bir akçıl bir  insana görünürse, dünya toprağına kök veren bir söğüt ağacına dönüşürmüş  ve büyük mahşere kadar öyle yaşarlarmış… Grena’nın bakmakla görevli  olduğu ise bir Adem Oğlu olan Poli. Poli 7 yaşında. Simsiyah saçlarını  süsleyen zeytin tanesi gözleri ile etrafa ışık saçıyor. Poli ‘nin en çok  sevdiği oyuncağı ise kırmızı kurmalı yarış arabası. Ona Tiizomy diyor…  Numarası da 21. Bazen o arabanın içinde seyahat edip; hiç bilmediği  ülkeleri, şehirleri geziyor. Sonra gezdiği yerlerin resimlerini yapıyor.  Grena da hep yanında… Onu koruyor. Bazen onu ne kadar çok sevdiğini  ve de böyle bir Adem Oğluyla eşleştiği için ne kadar çok şanslı olduğunu  düşünüyor. Poli dünyayı tanıyor Tiizomy’i bilmediği diyarlara sürerek…  Yine her gün ki gibi, Poli annesinin yardımıyla okuma egzersizlerine  başlıyor. Dil terapisinin yardımıyla ve de Grena’nın Poli henüz 3  yaşındayken uykusunda; kulağına boşalttığı mektep tozu ile gittikçe  düzelen konuşması, artık bütün oyuncaklarına derdini anlata bilecek  seviyeye geldiğini gösteriyor. Poli bir yandan annesinin gösterdiği  kelimeleri hecelemeye çalışırken bir yandan da aynaya bakıp, aksının  nasıl hareketlerini taklit ettiğini dikkatlice izliyor. Aynalar Poli’ye  paha biçilmez bir maden gibi geliyor. Çünkü başka hiçbir şey;  gözlerindeki minik beyaz beneklerle baktığı aynadaki gülüşünü ona  gösteremiyor. Grena ise Poli’yi ayna karşısında seyretmekten hep  keyifli… Onun gülüşü, özündeki yaşama sevincini ruhundaki var olma  şevkiyle eşdeğer tutuyor.Akçıl ırkı insanları toprağa düşen  yağmur damlaları ile doğarlar. Âdem Oğulları ve Havva Kızları nasıl  topraktan geldiyseler, Akçıl Irkın İnsanları da topraktaki gebe  taşlarının çatlaması ile tabiata gelirler. Yağmur ağaçların  yapraklarında toplanır, kökleriyle toprak altına taşınır ve de gebe  taşına dokunurlar… Yağmurun damlasıyla ıslanan her gebe taşından bir  Akçıl doğar. Yeni doğan akçıllar konuşma ve yazma yetilerini 3 günde  tamamlarlar. Aile yapısı insanoğlundan biraz farklı olduğu gibi,  sosyolojik yönden daha az karmaşıktır. Akçıllarda çabuk öğrenme ve uyum  sağlama tabiattan gelen bir huydur. Humuslu topraktaki mineraller yağmur  suları ve ağaç kökleriyle daha diplere taşındığında gebe taşlarının  etrafında bulunan hava boşluklarına dolarlar. Gebe taşları bir beşgeni  andırır. Her akçılın insanlar gibi 5 büyük uzuvları vardır da ondan. Bu  uzuvlar göğe, toprağa ve havaya hükmeder. Baş havanın sesi, ayaklar  toprağın bereketi, kollarda göğün özlemidir. Ebedi bergüzar  hikâyelerinde gebe taşlarının Kibriya Anacının dünyayı terk edip, göğe  yükseldikten sonra; milyonlarca Adem Çekirdeğine bölünerek yeryüzüne  düştüğü ve de göçmen kuşlar tarafından dünyanın her yerine dağıldığı  anlatılır. Adem Çekirdekleri büyük tufanla şişmiş ve de yerkürenin  geçirdiği kalp krizleriyle filizlenerek toprağın altında saklı  kalmışlardır. Büyük Süt Kaynatasının Ninti Piri; dünya yaratılırken  Havva’nın Adem’in kaburgasından var olduğunu, bu sebeptendir ki Gebe  Taşı açan her Çiçek polenine Adem Çekirdeği isminin verildiğini söyler.  Kibriya Anacının ismi dışında Ebedi Bergüzar Hikâyelerinde herhangi bir  tanımlaması yoktur-ki her Akçıl İnsanı onun varlığına inanmak için  kendinden bir parça bulsun… Büyük Süt Kaynatasının Erdem Piri, Kibriya  Anacını; “kendisini göstermeye ihtiyaç duymayan” olarak tanımlar.Poli  bugün hayvanat bahçesine gidiyor. Annesinin yine her zaman ki gibi  serçe parmağından tutarak yürüyor. Bu onun için bir sır. Çünkü sadece  Kara Şövalye ile karşılaşacağı güne kadar annesinin serçe parmağını  tutarak sihirli güçler elde edebilir. O gün geldiğinde Kara Şövalye  etrafındaki herhangi bir cisme, belki sokaktaki bir kediye ya da arka  bahçelerindeki su fıskiyesine bile dönüşüp. Poli’ye zarar vermek için  bekliyor olabilir. Bunun için annesinin serçe parmağından tutarak  yürümeyi bırakmaması gerekiyor, ta ki tek başına Kara Şövalye ile başa  çıkana kadar. Serçe parmağı bırakıp arabanın arka koltuğundaki özel  yerine geçtiğinde ise, hep aynı şeyi söylüyor şoför koltuğunda oturan  annesine; “Daha hızlı anne! Daha…” Poli rüzgârın saçlarını dağıtıp,  kirpiklerini okşamasını seviyor…
Permalink Yüzü güne dönük ölmenin halsiyetizce değil,
nezih bir kitap ayracı gibi; hayatını tam ortadan ikiye bölen
entrikasız, yalansız bir ilk bahar yağmurunun altında ıslanan bir sokak kedisi gibi;
keskin olduğunu her unuttuğunda,
başkaların bedenlerini milyonlarca eşit parçaya ayırıp
kendi içine kanamayı adet edinmiş
bir kuzgun bıçak gibi;
kalp gibi;
senin yahut benim gibi değil de,
kaldırımlarda unutulmuş bir çekirdek kabuğu gibi;
çıtlamış da susmus; dudaklarda yarı ıslak, biraz nikotinli biraz sarhoş;
esmer ve boynu kırık bir kibrit tanesininden geriye kalan sessizlik gibi
düşündüğünde;
seni yahut beni değil,
hiç görmediğimiz bir kartpostal şehrinin tam göbeğinde,
-elbet vardır bir heykeli-
öpüşmeyi bekleyen bir kız çocuğunun kapanan gözleriyle,
onu öpen ayakları çıplak bir erkek çocuğunun hilebaz çilleri arasında
aklına düşerse eğer ismim;



dönme…
Permalink

Zaman hep aynı döngüsel migrenleriyle en sevdiğimiz başucu kitabımız…

Permalink Ömür geri döndü. ilkbahar yapraklarının şırıltıları kulaklarımı bir kağıt gibi yırtarken, vişneli ucuz bir puro ağzıyla gömüldüğüm kitaplarımı odanın ortasında ateşe veriyorum.
Isıtmıyor beni kelimeler. Bir tene ihtiyacım varsa eğer bu sen değilsin, üzülme…
Ömür geri döndü. Balkonumdaki killer ayaklarımda beyaz birer duvar. Küçük çocuklar işerken, ergenler grafiti çizerken, büyükler sevişirken yakalıyorum gözlerini orada… 
Dudaklarımda çirkin bir vişne tadı, genzimde duman, ciğerlerimde mevsi müdafa tebeşiri ile çizilmiş bir adam. 
Üşütmüyor beni kelimeler. Bir bene ihtiyacım varsa eğer bu ben değilim,
üzülüyorum…